top of page

Horus’un Gözü, Nil’in Anahtarı

Güncelleme tarihi: 25 Oca 2020

Yıllar öncesinde büyük büyükannem; hayal meyal anımsadığım, çoğu zaman da bir masal sandığım bazı şeylerden bahsetmişti. Onun anlattıklarını, yaşlı ellerindeki şişmiş damarların üzerinde parmaklarımı gezdirerek dinliyordum. Bir ara lafını yarıda kesip üşüyen ayaklarına patiklerini giydirmemi istedi.


Hâlâ genç olan ruhu ne yazık ki yaşlı bir gövdeye bağlıydı ve eğilip tek başına çoraplarını değişmesi, ayakkabıları giymesi, yere düşen kumandasını alması mümkün değildi. Yaşlılık gerçekten çok zalimdi. Hiç yaşlanmamayı diledim o an içimden. Elbette ki büyüklere sözümü geçirebilecek, beni ciddiye almalarını sağlayacak, istediklerimi yapacak kadar büyümeyi ama yaşlanmamayı… Patik giydirme işimi merasimle hallettikten sonra büyükannem, sobanın üzerine önceden yerleştirdiğim kestaneleri gözleriyle işaret etti.


Hoplaya zıplaya sobaya doğru dört adım attım. Kestaneleri maşayla dikkatlice toplayıp yeşil, cam kâseye yerleştirdim. Dönüşü, avuçlarımın arasına yerleştirdiğim kestane dolu kâseyle seke seke yapamamıştım tabii. Kestanelerin varlığı kıpır kıpır tavırlarıma bir son verip beni ağırlaştırmıştı. Beni ağırlaştıran şu sıcacık kestaneleri bilgiye benzetsek insanın hal ve hareketlerinin de bilgiyle donanınca ağırlaştığını söyleyebilir miyiz diye düşündüm.


Sonra yine içimden kendimi cevapladım:


“Hah, Kestaneleri düşürmemek için kâsenin ağzını bir bezle sıkıca örter yine hoplaya zıplaya yerime dönerim!”


Çocukluk işte… Sadece dört adım süresince zihnimden geçen bu düşünceleri dizginleyip, bana felsefe yaptıran kestaneleri bir kenara bırakarak dikkatimi tekrar, “Ee, ne diyordum?” diyen büyükanneme verdim.


Ne dediğini hatırlamaya fırsat kalmadan tramvayın sesiyle irkildim. İçinde bulunduğum zamana -şu ana- dönüverdim. Tüm bu detayları hatırlamama sebep olan şey, az önce yanından geçerken burnuma kadar gelen kestanelerin kokusuydu. Koku hafızası ne enteresan şey doğrusu! Bir koku sayesinde, hafızanda yer etmiş bir anıya; onlarca gün, ay, yıl öncesine misafir olabiliyorsun. Hele bir de yokuşun ve inişin bol olduğu İstanbul’da yaşıyorsan birbirinden farklı rayihaları olan şehrin sokak lezzetleriyle çık çıkabildiğin anı seyahatine. Kömür kokulu kestaneler, süt kokulu mısırlar, çıtır kâğıt helvalar, bol susamlı simitler…


Bu şehirde her zaman yapacak bir işin, yetişecek bir vapurun, koşturacak bir yerin vardır elbet. Ben de daha fazla oyalanmamak için adımlarımı hızlandırdım.Zihnimi de biraz boşa alıp kestane kokusundan uzaklaşarak yürümeye devam ettim.Yol boyunca gördüğüm çirkinliklere gözümü kapatıyor, güzelliklerle ruhumu besliyordum. Lakin sen istediğin kadar mühürle gözlerini güzel olmayana, sana el sallıyorum dercesine gökyüzünde siyah bulutların belirdiğini fark ettim. Şekilsiz karanlık bulut kümesi, yavaş yavaş zihnimde belli şablonlara yerleştirebileceğim figürlere bürünmeye başladı. Adımlarımsa esrarlı bir olayı çözmeye çalışan bir dedektif temkinliğine temposunu çoktan ayarlamıştı. Bu kadar hareketli olmasının nedeni rüzgârdan mı evrendeki amaçsızlığından mı yoksa çevresine ilgisiz, hissiz insanlara gölge etmekten sıkıldığından mı bilinmez; bulut kümesi, iri bir gözü andırmaya başladı.


Sıradan bir göz değildi sanki, diye düşünüyordum ki yanımdan heyecanlı bir “Horus’un gözü” çığırtısı duymakla içimin ürpermesi bir oldu.


Dikkatli bakınca gerçekten de gökyüzündeki karartının Horus’un sol gözü Wedjat olduğu seçilebiliyordu. Kısa bir şaşkınlık yaşadım. Etrafımda silme insandan oluşan kocaman bir arı kovanı vardı adeta. Müthiş bir uğultu… Her kafadan bir ses çıkıyordu sanki. Tıpkı aynı anda konuşan ama asla birbirini dinlemeyen küçük çocuklar topluluğu gibiydi etrafım. Kovanın uğultusundan, koyunun güdülmesinden kurtulmalıyım diye düşünüp birkaç adım geriye, nispeten daha sakin bir noktaya seğirttim.


Tekrar gökyüzüne baktığımda sol göz çoktan silinmişti. Yerine yeni bir şekil belirmişti: Nil’in anahtarı dedikleri, tepesinde el yazısından küçük “l” harfinin kıvrımını anımsatan bir bombenin olduğu “T” şekli. Bu bir tür siber saldırı mıydı yoksa tanrılar bizimle alay mı ediyordu anlayamadım. Emin olduğum tek şey gökyüzündeki sembollerin bir mızrak gibi tüm benliğimi, inandıklarımı delip geçmesiydi. Hemen aklıma gelen bana en yakın kütüphanede soluğu almak oldu. Kütüphaneye gittiğimde içeride kimsecikler yoktu. En yakın bilgisayardan kitap tarama sistemine girerek “Antik Mısır” sözcüklerini arattım. Önüme yığınla kaynak çıktı.


Kitapların olduğu rafları gösteren numaraları hızlıca not edip bir çırpıda ulaşabildiğim tüm kaynakları kocaman ahşap bir masaya yığdım. Bir süre sonra ulaştığım bilgiler şunlardı: Horus’un sol gözü – Wedjat: Karanlığı, yokluğu, ölümü temsil eder. Nil’in anahtarı – Ankh: sonsuz yaşam anlamına gelir. Ölüm ve yaşam! Çok güzel. Peki, haberci bize burada ne söylemek istiyor olabilirdi?


İki kapılı bir handa, gidiyorum gündüz gece mi? Tüm işlerimi iptal edip ödünç aldığım bir yığın kitapla eve sığınmaya ve daha çok araştırma, düşünme, yorumlama eylemiyle haşır neşir olmaya karar verdiğimde tek dileğim, “Umarım, gökyüzünden Antik Mısır tanrıları yağmaz.” oldu.


Eve giderken aklıma büyükannemin ben daha ufakken bana anlattığı şeyler geldi. Geldi de her detayını hatırladığım o günün -ne hikmetse- kadıncağızın ağzından çıkan o esrarlı kısımlarını bir türlü hatırlayamıyordum. Acaba kestane kokusu bana eksik kısımları hatırlatır mı diye düşününce biçare geldiğim yoldan gerisin geri döndüm ama kestanecinin yerinde yeller esiyordu.


Bir anda kulakları sağır eden bir çınlamayı, alabildiğine her köşeyi dolduran bir beyaz toz bulutu takip etti. Her yanımızı sardı. Göz’ün gösterdiği yere doğru gidiyoruz sanırım şimdi. Heybemizde nice anılar, yarım yamalak yaşanmış aşklar, henüz gerçekleşmemiş hayaller, hayal kırıklıkları, arsızlıklar, gaibe olan isyan, karnımda hâlâ ağrısı duran kahkahalar, gözümden akan yaşların izleri…


Gidiyorum… Gidiyoruz… Korkuyorum… Üşüyorum… Ben bir insandım bir zamanlar… Ve Wedjat’ın sembolize ettiği parçalar gibi önce görme duyumu yitirdim. Tıpkı bazen yaşanan gerçeklerin görülmediği gibi… Ardından bana zamanda yolculuk yaptıran koklama duyumu… Artık hiçbir şey işitemediğime göre tatma duyumu da yitirmiştim.


Biliyorum, birazdan dokunma duyumu da yitirip sonra düşünme yetimi de kaybedeceğim. Küçükken hiç yaşlanmamayı dilemiştim. Hiç yaşlanmadım ben. Yok oluşumuzun sebebi, küçükken dilediğim o düşüncesiz dilek miydi? Bilmiyorum… Son kez Ankh’ın içimizi yaşam nefesiyle doldurmasını diliyorum.


Artık üşümüyorum…


İstanbul

Kasım, 2019

Pelin KABOĞLU ÖĞRETEN


*Öyküm, ilk defa 01 Aralık 2019 tarihinde şu sitede yayımlanmaya hak kazanmıştır:

73 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör
bottom of page